Pera’dan Beyoğlu’na Dr. Rinaldo Marmara

Dr. Rinaldo Marmara

Türkiye Katolik Episkoposlar Kurulu Basın Sözcüsü ve Kültür Ataşesi.

İstanbul Pangaltı’da şimdi var olmayan Pasteur Hastanesi’nde doğdu.

Saint Michel ve Saint Benoit okullarından sonra İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitirdi (ismi daha sonra Marmara üniversitesi oldu).

Tarih doktorasını Fransa’da yaptı.

Üç kızı var. Fransa ve İstanbul’da yarı zamanlı yaşıyor.

Rinaldo Bey ile geçtiğimiz yıl üçüncüsü düzenlenen Beyoğlu Belediyesi Levantenler Konferansı’nda tanışmıştık. O günden beridir dostluğumuz sürüyor.

Geçenlerde Rinaldo Bey’in Vatikan Elçiliği’ndeki ofisine uğradım, çalışma odasında yazmış olduğu kitapları incelerken söyleşi de yaptım. 

Rinaldo Bey siz bir Levantensiniz. Levanten nedir bir de sizden öğrenebilir miyim?

Levantenler, Türkiye’de doğmuş yabancılardır. Her Levanten gibi ben de Türkiye’de doğdum. Levantenler Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan İtalyan, Fransız ve İngiliz kökenli, kozmopolit bir tüccar sınıfıydı. Batılı toplumlar bizi doğulu, doğulu toplumlar da bizi batılı olarak görürlerdi. 

Esasen bizim zümremiz, ne doğulu ne de batılıdır.

Az önce Levantenler için İtalyan, Fransız ve İngiliz kökenli tüccar sınıfıydı dediniz. Peki ortak diliniz var mıydı?

Elbette vardı. Ortak dilimiz Rumcaydı. Bütün Levantenler Rumcayı bilir.

Günümüz Türkiyesi’nde ne kadar Levanten var?

15 bin kadar.

Dağılımları nasıl?

İstanbul’da Pangaltı’da, İzmir’de Alsancak, Bornova ve Buca’da yaşıyorlar.

Osmanlı zamanı Levantenler nasıldı?

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Levanten zümresi her zaman hoşgörü ile karşılanmıştı. O dönemde Fransızlar, İtalyanlar, İspanyollar iç içe yaşıyordu. Yani, o zamanlar Osmanlı bir ortak pazar kurmuştu. Bu nedenle, Osmanlı İmparatorluğu Avrupa Birliği’ne model olmuştur denilebilir. Osmanlı kendi topraklarında Fransızı, İtalyanı ayrı ayrı ağırlamıştır. Kendi okullarını, kendi kiliselerini açmaya izin vermiştir. Hatta kendi mahkemelerini bile! Bu model bugünkü Avrupa Birliği modelidir. Bir anlamda Osmanlı İmparatorluğu Avrupa Birliği’nin öncüsü ve modeli sayılır.

Kaç yaşındasınız Rinaldo Bey? 

Yaştan bahsettiğiniz zaman bir sınır oluşur. Sınırları şahsen sevmediğim için yaşımı da söylemeyi sevmiyorum. 

Madam de Sévigné vardı Fransız yazar.

Ben onun prensibindeyim. “Kalbin kırışığı olmaz!” der Madam de Sevigne.

Çok güzel bir sözmüş. Peki niye böyle dediğini biliyor musunuz?

Madam de Sevigne yaşlıydı ama gönül maceraları vardı. Kızı sürekli ona kızar, “Anne bak, bu yaşa geldin uslan artık.” derdi. O da kızına hep şöyle derdi, “Kalbin kırışığı olmaz!”

Yani?

Yani her zaman gençsiniz. İşte ben de bu prensipte gidiyorum. 

Çok sevdim bu felsefeyi.

Bir de beyne nasıl emir verirseniz öyle gider.

“Ben yaşlandım bir şey yapamıyorum” derseniz beyin öyle çalışır. Ben sizin gözlerinizi kapatsam, siz yine yürürsünüz. Ama yanda uçurum var desem yürüyemezsiniz. Dolayısıyla beynimiz bizim söylediklerimizle çalışır.

Sizin kitaplarınıza bakarken farkettim, çoğu kitabınız Kültür Bakanlığı Yayınları. İstanbul’un tarihi, kültürel ve diplomatik geçmişi ile ilgili kitaplar yazmak nereden aklınıza geldi?

Fransa’ya yerleştikten sonra İstanbul’u büyük bir özlemle düşünmeye başlamıştım. Bu özlemimi de İstanbul’u okuyarak yatıştırmaya çalıştım. Okudukça araştırma isteğim gelişti. Tarih üzerine çalışmaya başladım. Yüksek Lisans ve doktoram da tarih üzerine oldu.

Uzun zamandır kimselerin giremediği Vatikan Arşivleri’ne de girdiniz. Biraz bu konudan bahsedebilir misiniz? Vatikan arşivindeki çalışmanız ilk ne zaman başlamıştı ?

Vatikan Arşivleri’nde çalışmam 2000 yılında başladı. Papa Roncalli, Papa olmadan evvel 1935-1944 arası Papa’nın gayri resmi vekili olarak Türkiye’de yaşamıştı. İstanbul Harbiye’deydi evi. O zamanlarda yaşadığı sokağın ismi Ölçek Sokak’tı. *2000 yılında Papa Roncalli sokağı olarak değiştirildi.

Roncalli, Papa XXIII. Jean olduktan sonra hikayesini yazmak gerekti. Kültür Bakanlığı’ndan gelen talep üzerine de Papa Roncalli hakkında bir kitap hazırladım.

Hangi dilde yazdınız?

Fransızca yazdım. İngilizce ve Türkçe olarakta yayımlandı ama.

İlk kitabımdı. Ondan sonra da Vatikan Arşivleri’nde çalışmaya başladım.

Bu zamana kadar 45 kitap yazdım.

Vatikan Arşivi’ne girmek zor mu?

Zordu. Sayılı kişiler girebiliyordu. Ama birkaç gün kadar önce sevindirici bir haber oldu İtalyan medyasında: Arşivin tüm araştırmacılara açılacağı bilgisi duyuruldu.

Bu müthiş bir haber.

Evet çok sevindirici bir haber. Vatikan Arşivi çok kıymetli gizli belgelerle doludur. Araştırma yaparken doğru belgeyi de bulmak önemli. Arşivde kataloglama yapılmamıştır, toplam raf uzunluğu seksen kilometreyi aşıyor!!!

Vatikan Arşivi’ndeki çalışmanızın tam amacı nedir?

Vatikan Arşivleri’ni Türk tarihçilerine kazandırma amacım var. Vatikan Arşivleri’nde Türkiye ile ilgili olan belgeleri okumak için İngilizce geçerli değil. İtalyanca ve Fransızcayı çok iyi derecede bilmek lazım. Bir lisandan diğer lisana geçebilmeniz gerekebilir: Örneğin, yazılan Fransızca mektubun cevabı İtalyanca olabiliyor veya tam tersi.

Fransızca ve İtalyanca lisanlarını bilmeyen Türk araştırmacılara kolaylık sağlamak için Vatikan Arşivleri’nin Türk tarihi ile ilgili belgeleri hakkında bir katalog çalışması başlattım. Böylelikle Türk araştırmacılar Türkçe hazırlanmış kataloglardan istedikleri kaynağa erişebilecekler. Bu konuda ikinci aşama olarak da konulu ve belgeli kataloglama sürecim devam ediyor. Türk araştırmacılara faydalı kataloglar serisi kazandırmayı hedefliyorum. Nisan ayında Atlas Dergisi’nde bir yazım çıkacak Vatikan Arşivleri’nin araştırmalara açıldığı ile ilgili.

Sizin anadiliniz nedir?

Levantenlerin iki anadili vardır; İtalyanca ve Fransızca. Diğeri ise ortak dil olan Rumca’dır.

O zamanlarda misafirlik çok vardı: sabah kahvesi, akşam yemeği. Gelen İtalyan olsa bile Rumca konuşulurdu.

Levanten olmanızdan dolayı tüm bu dilleri biliyor olmanız ne müthiş bir şey.

Kesinlikle öyle. Bir etimolojik sözlük de çıkardım yine Kültür Bakanlığı Yayınları’ndan.

Kaç kelimelik?

1200 kelime

Birçok etimolojik sözlük var. Sizinkinin farkı  nedir?

Hazırladığım etimolojik sözlük, ikinci çıkardığım kitaptır ve dalında tektir. Bu kitaptan sonra doktoramı tarih üzerine yaptım.

Biraz örnekler misiniz?

Her kelime için bir gün uğraştım. Üç sene sürmüştü çalışmam.

Mesela Papuş Osmanlıca kelimedir. (pabuç)Farsça’dan gelmiştir. Pa- ayak demektir. -puş ise ayağı kaplayandır. Yunanca’da pabuçi’dir.

Başka bir örnek daha vereyim: Cambaz

Diğer etimolojik sözlükler Cambaz sözcüğüne Türkçe diyor. Yanlış bu.

Can- hayattır – isimdir.

baz- oynayan- sıfattır.

Yani canıyla hayatıyla oynayan.

Benim yaptığım gibi böyle bir çalışma henüz kimse yapmamıştır. Bunu böyle yapabilmek için birkaç dil bilmek gerekir. İtalyanca, Fransızca, Rumca ve Türkçe tam dört lisan biliyorum. İyi bir etimolojik sözlük hazırlamak için demekki  bir Levanten olmak gerek.

Çok sık yurtdışında konferanslara konuşmacı olarak gidiyorsunuz. Hatta geçenlerde Londra’ya davet edilmiştiniz. Hangi dilde konuşma yaptınız?

Türkçe yaptım. İngilizce dayatılmasına karşıyım. Size şöyle izah edeyim Zuhal Hanım. Sizi buraya ben davet ettim. Kahvenizi nasıl içersiniz diye sordum. Siz sade dediniz. Direk size sade kahve vermedim.

Davet edildiğim yerlerde de bu hakkım olmak zorunda. Tercih benimdir. Seçme hakkı bana ait olmalıdır.

Neden İngilizce dayatılır ki? Bankacılık hayatımdan da biliyorum: Sunumlar İngilizce yapılırdı ki topluluğun çoğulu Türk olmasına rağmen.

Zuhal Hanım işte ben buna karşıyım. Bugün İngilizce esaret oldu. İngilizce lisanına esirsiniz. Üniversite kurumları İngilizce’ye döndü Türkiye’de. Eğitimi ve çalışmaları İngilizce alan biri asla Türkçe makale yazamaz ki! İlmi ve akademik bir makale yazma şansı hiç yoktur. Çünkü yabancı terimleri biliyordur.

Ne olacak peki böyle ?

Ne olacağı belli. İngilizce dili devamlı zenginleşecek, Türkçe dili ise devamlı fakirleşecek. Akademik hayatta hiç kimse Türkçeyi kullanmayacak. 

Türkçe sadece halk dili olacak.

Offf çok fena…

Bir İngilizce modası çıktı. Herkes İngilizce konuşmaya meraklı. Aydın Üniversitesi’nde derslere girmeye başladım, ben şahsen dersi Türkçe veriyorum.

Ah Rinaldo Bey İstanbul’da gezerken gördüğüm dükkan tabelaları da hep İngilizce. Kafelerin, restoranların isimleri, giyim mağazaları, hatta hatta kuaför dükkanları bile İngilizce!

Neden, neden, neden diye dövünüyorum kendi kendime!

Çünkü bilmediği bir kelimeyi kullandığı zaman daha cazip oluyor. Dikkat edin her şeyde öyle. Özellikle sağlık sektöründe: İlaçlar, doktorlar hep İngilizce terimlerle iletişim kuruyor. Başım ağrıyor demiyor migren diyor mesela. Daha havalı!

Siz kaç kuşak İstanbullu’sunuz?

Annemin tarafı İstanbul’a fetihten önce gelmiş, 1300’lerde.

Babamın tarafı ise Fetih sonrası.

Babanız ne iş yapıyordu?

Komisyoncuydu. Beyoğlu Pera iken, bir Fransız firması mesela İstanbul’a gözlük satacak buraya mümessillik verirlerdi. Benim malımı satarsan sana şu kadar komisyon derlerdi.

Anne ve babanız Türkçe konuşabiliyorlar muydu?

Cumhuriyet’in ilanından sonra öğrendiler. 

Eski İstanbul’u özlüyor musunuz Rinaldo Bey?

Özlüyorum elbette ama gerçeği söylemek gerekirse eski İstanbul’u yaşatmak hayaldir. Eski İstanbul’un aynısını oluşturmaya çalışsanız dahi içinde o eski insanlar olmadığı sürece İstanbul olmaz. Bir şehri şehir yapan insanlarıdır. Onlar gidince şehir de biter.

Günümüz İstanbul’u nasıl?

İstanbul diye birşey kalmadı. Rant uğruna İstanbul mahvedildi.

Peki Beyoğlu?

Pera’nın insanları yokken Beyoğlu’na ne açsanız olmaz!..

Kapanan Markiz tekrar açılmıştı. N’oldu? Olmadı, kapandı gitti.

Pera bir mozaikti. Levanten, Ermeni, Rum vardı. Beyoğlu’nda yürüyüşe çıkıldığında en güzel en pahalı kıyafetler giyilirdi. Beyoğlu’na çıkmak bir seromoniydi. Herkes zarif ve bakımlıydı. Bu insanlar olmadan Beyoğlu Beyoğlu olabilir mi ? Mümkün değil.

Siz nerede oturuyorsunuz?

Pangaltı’da. Dedemin dedesi Pangaltı’ya yerleşmiş. Pangaltı’da oturduk. Yazları Büyükada’da yazlık kiralardık.

Sizin yetiştiğiniz zamanda İstanbul’da nerelere gidilirdi? Mesela haftasonları?

Sarıyer’in ilerisinde Hünkar Suyu denilen bir mesire yeri vardı. Kır bahçesi. Mangala, pikniğe gidilirdi.

Pangaltı’dan Sarıyer’e ulaşım nasıldı?

O zamanlar herkeste araba yoktu. Taksiler vardı. Pangaltı’da hamamın arkasındaydı taksi durağı. Babam bir gün önceden gider taksiciyle anlaşırdı. Taksici akşam üstü  bizi almaya gelirdi. İlişkiler ahbap gibiydi herkesle. Şimdi nerde! 

Taksiler ne markaydı o zamanlar?

Hepsi Dodge’tu. Kocamandı.

Nüfusu ne kadardı İstanbul’un?

Bir milyon henüz olmamıştı.

İstanbul’da en sevdiğiniz yer neresi?

Büyükada. Şimdi orası da değişti tabii… ama halâ güzelliğini koruyor yapılarıyla.

Büyükada’ya şimdilerde giderken ne düşünürsünüz? 

Büyükada’ya giderken İstanbul’un nasıl bozulduğunu vapurla iskeleden uzaklaşırken görüyorum.

Ah! Evet. Ben de dönüp bakıyorum ardımda kalan beton İstanbul’a. Hatta geçenlerde Instagram hesabımda hikayeme böyle bir görüntü atıp “Katar’laşan İstanbul” demiştim.

Çok doğru bir görüş. Her yerden gökdelenler fışkırıyor. Boğaz sırtlarından, Ataköy sahilinden. Yüksek binaları uzaklara yapın, kentin siluetini bozacak kalbine değil! İstanbul’u seven İstanbul’un siluetini bozmaz.

Gerçek İstanbullu sizce kimdir Rinaldo Bey?

İstanbul’u sevendir.

Peki İstanbul’un simgesi nedir sizce?

Eskiden bütün şehir semboldü. Bugün ise sembol olabilecek bir yer arıyoruz; Galata Kulesi gibi!

İstanbul’da severek gittiğiniz bir restoran var mı?

Beyoğlu’nda Aret’in Yeri’ni beğenirim.

Zuhal Floria, 14 Mart 2019- Harbiye, Vatikan Elçiliği Ofisi

Bumerang - Yazarkafe
Bumerang - Yazarkafe

2 Comments

  1. Alp Doğru Mart 31, 2019
    • Zuhal Floria Mart 31, 2019

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: