Beyoğlu’nda değerli bir takı sanatçısı : Nurhan Acun

TV’de Lifetime kanalında ‘Senin Mucizen’ adlı bir söyleşi programına denk geldim. Konuk sanatçı Selçuk Yöntem’di.

Söyleşinin sonunda programın final sorusu vardı:

‘Senin mucizen nedir?’

Bu soruya öyle güzel yanıt verdi ki Selçuk Yöntem:

Dünyaya gelmem bir mucizedir. Var olmak bir mucize. En önemli mucize ise, kalıcı olabilmektir.” dedi.

Düşündüm…

“Kalıcı Olabilmek”…

Ne güzel bir eylem!..

Beyoğlu’nda söyleşi yaptığım değerli sanatçı Nurhan Acun beyefendi, sanırım ‘kalıcı olabilmek mucizesinde’ size verebileceğim en biricik örneklerden biri İstanbul’da.

Nurhan Acun 85 yaşında.

Kütüphaneci Ermeni bir anne, arkeolog ve şair bir babadan dünyaya gelme.

Doğma büyüme İstanbullu. Çocukluğu Pangaltı’da geçti.

1958’de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi İç Mimarlık bölümünü bitirdi.

Mezun olduktan sonra sadece 10 yıl kadar iç mimarlık yaptı. 1969 yılında takı tasarımına başladı.

49 yıldır takı tasarlıyor. Takılarında ilham aldığı kaynaklar; Anadolu Medeniyetleri, Tunç Çağı, Hititliler, Selçuklular, Roma – Bizans medeniyetleri ve Osmanlı dönemi. Beyoğlu Postacılar Sokak’ta kendi kurduğu Eller Sanat Galerisi’nde ürettiği eserlerle yurtdışı ve yurtiçi pek çok sergiye davet edildi. Galata Kulesi İstanbul laleleri, Frig uygarlığı, Karagöz ve Hacivat tasarımlarıyla Kültür Bakanlığı ve ilgili belediyelerin yarışmalarında ödüller aldı. Nurhan Acun’u İstiklal Caddesi Postacılar Sokak’ta 38 yıldır bulunduğu adreste; hem evi hem sanat atölyesi olan galerisinde ziyaret ettim.

Merhaba Nurhan hocam,

Ne kadar güzel bir yer burası. İnceleyecek ne çok şey var.

Neden iç mimarlık kariyerinize devam etmediğinizi çok merak ediyorum ama?

Kalıcı olmak istediğim için! İç Mimarlık mesleğinde yaptığınız iş el değiştirdiğinde yok oluyor. Bir sanat galerisi yaptınız diyelim. Dükkanın kiracısı değiştiğinde, sanat galerisi gidiyor, yerine market geliyor. Emeğiniz de kalıcılık olmuyor. Halbuki yaptığınız bir takı sonsuza dek yaşayabiliyor. Belki birkaç asır sonra benim ürettiğim takılar toprak altından çıkacak. Kalıcı bir şeye imza atmak, yaratmak daha anlamlı diye düşündüm, İç Mimarlık mesleğimi bu nedenle bıraktım.

Takı tasarımına nasıl başladınız?

İç Mimarlık yaptığım dönemde, kapı tokmakları çiziyor ve imal ediyordum. Bu esnada bakır parçalardan arta kalanlar oluyordu. Onlarla oynayarak ufak tefek takılar yapmaya başladım. O zamanlar bürom Kadıköy’de bir pasajın içindeydi. Gelip geçenlerin dikkatini çekti yaptıklarım. İlgi görmeye başlayınca da takı tasarımına yöneldim. O dönemin meşhur mağazalarından Nepa’ya götürdüm yaptıklarımı. Onlarda çok beğenince siparişler gelmeye başladı. Ardından işler büyüdü. Santa Maria Han’ın 8.katında ufak bir atölye açtım. Ardından Balık Pazarı’nda bir atölye daha. 7-8 kişiyle çalışmaya başladık, Uzun yıllar Nepa’nın defile takılarını hazırladık.

Galerinizin ismi Eller Sanat Evi. İsmin hikayesi var mı?

Takılarım seri üretim değil. Hepsi tek tek elle yapılıyor. Eller önemli. O yüzden Eller koymuştum.

Eller Sanat Evi adeta bir müze gibi. Nasıl oluştu peki tüm bu parçalar?

1983 yılında Avrupa Konseyi’nin Anadolu Medeniyetleri Sergisi oldu. Arkeoloji Müzesi müdiresi Nurşin Hanım müze koleksiyonundaki bazı takıların imitasyonlarını hazırlamamı istedi benden. Hazırladığım takılar oldukça ilgi gördü; İstanbul Arkeoloji Müzesi, Topkapı Sarayı, Ankara Anadolu Medeniyetleri ve Efes Müzeleri’nde satışa sunuldu. Bu bana büyük bir haz verdi. Hayatımda dönüm noktası da oldu diyebiliriz.

Daha sonra ise Bay Vitali Hakko‘nun Atatürk’ün 100. Doğum Yıldönümü dünya kutlamaları münasebetiyle ‘Anadolu Güneşi’nin Doğuşu’ adlı müthiş bir defilesi oldu. O defiledeki tüm takıları Necla Seyhun hanımefendi’nin tasarımıyla ben hazırladım. Tunç Çağı’ndan başlayan, Osmanlı’ya, ordan Cumhuriyet’e kadar gelen motifleriyle ilgili takılardı bunlar. Hepsi çok beğenildi. Tüm dünyadan övgüler aldı bu defile. Benim için çok onur vericiydi. Bu şekilde başlamış olduk. Bu gördüğünüz takılarla devam etmekten de büyük bir zevk aldım.

1985’te Amerika’dan bir fuara katılmak için teklif aldım, Daha sonra Avustralya’dan. Yabancılar yaptığım takıların kıymetini çok iyi biliyor. Özellikle Japonlar. Türkiye’yi tanıtan dergi ve broşürlerde adım geçiyor. En büyük amacım Anadolu Medeniyetleri’nden başlayarak Osmanlı ve bugüne kadar olan kültürümüzü tanıtmak ve Türkiye’ye gelen turistlere anlatmaktı. Bunu başardığıma inanıyorum.

Turist demişken ne kadar turist geliyor ?

Beyoğlu eski Beyoğlu değil ki! Batı kaçtı buralardan. Araplar bastı. Sanattan, uygarlıktan ne anlar onlar. Batılı turistler gelmeyince işlerim de küçüldü. Vergiler arttı, kiralar yükseldi, Beyoğlu’ndan benim gibi eskiler hep gitti. Dayanıyorum, direniyorum ben. Yaşım 85.

Beyoğlu’nun değişimi hepimizi üzüyor. Kim bilir sizi nasıl?

Delikanlılık yıllarımdan beri Beyoğlu’nun içindeyim. Beyoğlu Atatürk Lisesi mezunuyum. İstiklal’de yürümek bir ayrıcalıktı o zamanlar. Kravatsız ve ütüsüz pantolonla çıkılamazdı. Hristiyan azınlıklarımız vardı. Parfüm kokuları, paskalya çörek kokuları birbirine karışırdı. Şimdi Beyoğlu’ndaki görüntü içimi burkuyor. Fast food dükkanlar, gelişigüzel açılmış kebapçılar, nargile türü kahvehaneler, AVM’ler. Beyoğlu’nun kimliği değişti. Kültür, sanat gitti. Alışveriş alışkanlıkları, kent kültürü yeniden şekillendi. Her şey ucuzlatıldı. Medeniyetlere ev sahipliği yapmış bu kente kimse acımadı. İstanbul sevdam ve kentin tarihi mesleğime hep ilham kaynağı olmuştu. Şimdi Beyoğlu’nda bu kafalar mı gelecek benim sanat galerime?

Nurhan Acun’la söyleşimizin bu esnasında onu ziyarete gelen sanatçı arkadaşları oldu. Onlar konuşurken bende Eller Sanat Galerisi’nin websitesine göz atmaya başladım. Sayfaya 2016 yılında Defne Başkan isimli biri çok güzel yorum bırakmış. Yazımın finalini, Nurhan Acun’la tanışmış, hepimizin düşüncelerine de ortak olacak bu yorumla yapmak istiyorum şimdi:

Eller Sanat Galerisi Beyoğlu’nun son kalan incilerinden. Bir değerli gerdanlık gibiydi Beyoğlu ama sanki hoyrat bir el o gerdanlığı çekti kopardı ve inciler dağıldı, eski bir Beyoğlusever olarak çok üzülüyorum, o dağılan incileri toplayamıyoruz.. Kalan son incilerin en büyüklerinden Eller Sanat Galerisi ve Nurhan Acun… Uzun yıllardır Beyoğlu’ndaki sanat sığınağım, her geldiğimde, kapıdan girdiğimde, Eller’in o güzel ortamı karşılar beni, arka tarafta Nurhan Acun (Nurhan abi) gözlüklerinin ardında tüm ustalığıyla, yüreğiyle yine bir takıya can vermektedir. Ara verir işine, bir çay ya da kahve eşliğinde sanata, Beyoğlu’na, yok olmakta olan değerlere ilişkin sohbete dalarız. Tanıdığım en sevecen, en güzel yürekli, en bilge insanlardan Nurhan Acun.. Onu hep orada atölyesinde görmek isterim ama sanırım olamayacak.. Artık Beyoğlu’nun o cıvıl cıvıl sokakları boş, öyle olunca, büyük sermayeliler hariç dükkanların da orada tutunması zorlaşıyor gitgide.. Sait Faik’in Son kuşlar adlı hikayesinde dediği gibi, “Bizim için değil ama, çocuklar sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük ( güzel insanları, güzel sinemaları, kitapçıları, köklü dükkanları ve el emeklerini..) Sizin için kötü olacak. Benden hikayesi.”

***

Eller Sanat Galerisi’nin websitesine gitmek için buraya tık 

 

Zuhal Floria x

Instagram @banabiyersoyle

Bumerang - Yazarkafe
Bumerang - Yazarkafe

5 Comments

  1. Nevin Dokuzlar Kasım 20, 2018
  2. Alp DOĞRU Kasım 20, 2018
    • Zuhal Floria Kasım 25, 2018
      • alpdogru Kasım 25, 2018
        • Zuhal Floria Kasım 26, 2018

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: